Selam! Her şeyin açıklığa (acaba?) kavuştuğu bölümle karşınızdayım. Bu bölüm kitabın en kritik iki bölümünden biri diyebilirim. Bölüm sonunda mutlaka buluşalım, keyifli okumalar diliyorum.
Sonlar, sandığımız kadar kesin değildir. Bazen bir son, yeni bir başlangıcın habercisidir. Bazen de sadece, her şeyin bittiğini kabul etmek gerekir.
LALİN
“Günaydın!” Gözlerimi Deniz’in naif sesini duymamla araladım. “Günaydın…” Deniz odanın perdelerini açarken konuştu. “Hadi kalk, kahvaltı hazırladım sana, yani daha doğrusu ikimize. Yiyelim birlikte.” Gülerek gözlerimi ovuşturdum ve yatağa iyice yerleştim. “Kahvaltı hazırladıysan kalkabilirim, hazırlamadıysan kalkmayacaktım…”
Deniz de gülmeye başladı. “Anlamıştım zaten onu. Şimdi kalkmaz yatar tüm gün falan diye kahvaltı hazırlayayım da kalksın hemen dedim!” Kafamı yastığa iyice gömerek gülmeye devam ettim. “İyi tanımışsın beni, aferin!”
Deniz gülerek yanıma geldi ve ellerimi tutarak beni çekiştirdi. “Kalk hadi!” Muzipçe güldüm. “Bak şöyle yapalım, ben yatayım sen de yanıma gel. Hiç kimse kalkmasın.” Deniz onu çektiğimde yanıma uzanırken güldü. “Normalde olsa mükemmel bir fikir ama şimdi kalkman lazım.”
Ona sarılırken konuştum. “Emin misin… Bence kalkmasak da olur.” Deniz beni usulca öptükten sonra konuştu. “Olmaz! Maalesef kalkmamız lazım.” Homurdandım. “Tamam ya kalktık işte!” Ayağa kalktığımda Deniz uyanmış olmamdan memnun bir şekilde yataktan kaldı ve mutfağa geçti. Ben de odanın içinde bulunan ebeveyn banyosuna giderek dün gece Denizden ödünç aldığım, bana elbise gibi olan bol tişörtü çıkardım ve ihtiyaçlarımı giderdim.
Mutfağa geldiğimde hazırlamış olduğu kahvaltıya göz gezdirdim. Gerçekten özenle hazırladığı belli oluyordu. Sandalyeyi çekerek masaya oturduğumda gülümsedim. “Bir kuş sütü eksik, ellerine sağlık.” Deniz güldü. “Kuş sütü bulamadım bugün aceleyle hazırladığım için, bir dahakine onu da getiririm!” İkimizde kahkahalarla gülmeye başladık.
Bu sabah ve dün gece sanırım İstanbul’da geçirdiğim en güzel zamandı. Deniz’le bir yandan kahvaltımızı yapıyor, bir yandan da sohbet ediyorduk. Onun bir kez daha gülmesiyle dünyadan ve konuştuğumuz konudan soyutlanarak ona kapıldım. Çok güzel gülüyordu, karşınızda gülünce sizin de yüzünüzde istemsizce tebessüm oluşturan bir gülüşü vardı. Buradan o kadar tatlı ve masum gözüküyordu ki kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Onu gerçekten çok seviyordum. Bunun nasıl olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ben insanlara kolay kolay alışmaz, kendimi kaptırmazdım, âşık olmazdım. Sadece mutlu olmaya çalışırdım çünkü insanlar giderdi, bunu çok küçük yaşta Aslı’yla öğrenmiştim.
Hayatın akışı garipti, çok garipti. Bugün yanımızda olan, her şeyimiz olan, hayatımızla eş değerde olan insanlar yarın yanımızda olmuyordu. Ya hayattan göçüp gidiyorlardı ya da aramızdaki bağ öyle bir noktaya geliyordu ki yanımızda olmaları bize iyi gelirken bir süre sonra artık isimlerini bile duymak istemediğimiz insanlara dönüşüyorlardı. Bana göre kırılıyorduk, zarar görüyorduk. Beni hayatta en çok korkutan şey olmuştu bu yüzden bağlanmak. Bağlanmamıştım, bağlanamamıştım hiç kimseye fakat Deniz hayatıma aniden girmiş ve hayatımın merkezi haline gelmişti. Bu durum, tuhaf bir şekilde beni korkutmuyordu. Ona delicesine kapılmıştım ama bu pek umurumda değildi, yanımda olması bana iyi geliyordu ve benim iyi olmaya ihtiyacım vardı.
“Neye daldın öyle, yüzümde bir şey mi var?” Deniz’in ciddiyetle sorduğu soruya gülmeye başladım. “Gözüm dalmış ne olacak, yüz işte, normal yüz, herkeste var, bak!”
Ellerimle yanaklarıma dokunduğumda Deniz gülmeye başladı. “Yakışıklılığım gözlerini kamaştırmış olabilir tabii, normal olarak.” Omuz silktim. “Ne alakası var canım, hiçte bile, yok öyle bir şey çıkar onu aklından.”
Deniz kahkaha atıyordu. “Ya, öyle mi? Bende inandım şu an bak!” Gülmeye başladım. “Tamam tamam, birazcık, azıcık, minnacık, küçücük düşmüş olabilirim sana ama çok değil bak minicik!”
İki parmağımla küçük olduğunu anlatmaya çalışırken Deniz kafasını arkaya atarak güldü. “Tamam tamam, öyle olsun. Ben de sana minicik düşmüş olabilirim. Çok değil, minicik!”
İkimizde bir süre güldük. Daha sonra kahvaltımızı bitirerek birlikte masayı topladık ve buluşma için hazırlanmaya başladık. Kıyafetlerim Gece’de kaldığı için Deniz’in tişörtlerinden ödünç aldım. Gerçekten moda zevki iyiydi. Bol siyah bir tişört ve dün üzerimde olan siyah kot pantolonumu giyinmiştim. Deniz ise siyah kot pantolon, beyaz tişört ve kot pantolonuyla uyumlu olan siyah bir kot ceket giyinmişti. Dağ evine varışımız trafikle birlikte yaklaşık bir saat süreceği için biraz erken çıkmaya karar vermiştik. Dairenin kapısını çekip asansöre bindiğimizde ikimizde oldukça gergindik. Deniz’e inanıyordum ve güveniyordum. Kalbimde ve kafamın içinde dönüp duran kötü hisleri derin bir nefes çekerek kenara attım. Her şey iyi olacaktı, buna inanıyordum.
GECE
“Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyor! Babası dershanenin sahibiymiş ve o da dershaneye gitmiş bir süre. Aslı’nın öldüğü yıl ki kayıtları yok. Babası halletmiştir. Adamın ciddi bir çevresi var, böyle bir şeyin üstünü kapatabilecek birisi.”
Cenk’in söyledikleriyle bozuk olan moralim daha da bozulmuştu. Cenk sinirle konuşmaya devam etti. “Ya biz bu çocukla, birlikte yedik, içtik, aynı evde kaldık, kardeşim dedim derdimi anlattım! Yapmadığını kanıtlayacak en ufak bir delil yok! Babası dershanenin sahibi çıktı! Bu ne demek farkında mısınız? O güne kadar çalışan kameraların o gün bozulması, kimsenin bir şey görmemiş olması, Aslı’nın intihar etmiş olabileceği olasılığı, hepsi palavra! Babası o kameraları rahatlıkla bozdurup oradaki insanları parayla çok rahat bir şekilde susturabilecek birisi. Benim hâlâ aklım almıyor! Umarım ben yanlış düşünüyorumdur ve umarım gerçekten Deniz suçsuzdur, umarım söylediğim şeylerden utanırım!”
Cenk o kadar haklı konuşuyordu ki söyleyecek bir şey bulamıyorduk. Gerginlikle konuştum. “Yaptığımız mantıklı mı? Eğer Deniz katilse… Kendi ayağımızla yanına gidiyoruz, en azından üçümüz burada mı kalsaydı?”
Cenk gerginlikle konuştu. “Peki giden bir kişi kim olacaktı?” Elimi kaldırdım. “Ben tabii ki.” Masal sinirle konuştu. “Saçmalama Gece, seni tek başına hiçbir yere hiçbirimiz göndermeyiz! Anca beraber kanca beraber.”
Cenk de Masal gibi oldukça sinirli bir şekilde bana bakıyordu. “Masal’a sonuna kadar katılıyorum Gece! Seni tek başına hiçbir yere göndermiyoruz! Küçükken parkta sana verdiğim sözü hatırlıyor musun? Sen hatırlıyor musun bilmiyorum ama ben hatırlıyorum. ‘Seni her zaman koruyacağım, ne olursa olsun’ demiştim ve sözümü şimdi de tutacağım. Ne olursa olsun…”
Bakışlarımı kaçırdım. Cenk beni üzüyordu, onun bu kadar anlayışlı biri olması, sevdiği ve değer verdiği insanlara sahip çıkması… Bazen bu dünyada başka bir Cenk var mıdır diye sorguluyordum. O, o kadar anlayışlı ve mükemmel bir insandı ki… Her şeye rağmen çekip gidebilecekken yanımda kaldığı için ona oldukça minnettardım.
Hepimizin arasında oluşan sessizlik Kumsal’ın telefonunun çalmasıyla bölündü. Arayan bugün yaklaşık yirmi kere aramış olan Burak’tan başkası değildi. “Of yeter artık!”
Kumsal sinirle telefonu koltuğa fırlattıktan sonra oturarak başını ellerinin arasına aldı. “Sürekli arıyor, mesaj atıyor ya bildiğimizi biliyorsa… Dayanamıyorum artık!” Yanına oturdum ve ellerini tuttum. “Kumsal sakin ol. Normal olarak seni merak ediyor, bu yüzden bu kadar arıyor.”
Kumsal bana sarıldı. Siniri yerini duygusallığa bırakmıştı. “Ben de onu merak ediyorum ama onunla konuşamam. Bir şeylerden emin değilken ona daha fazla kendimi kaptıramam…”
Haklıydı. Eğer Burak da bu işin içindeyse Kumsal’ın daha fazla canı yanacaktı. “Haklısın… Ama sakin ol tamam mı? Bir mesaj çek iyi olduğunu ve yorgun olduğun için dinlendiğini, telefonunu sessize aldığın için duymadığını söyle. Olur mu?” Kumsal başını omzumdan kaldırarak kafasını salladı. “Tamam. Teşekkür ederim…” Ona hüzünle gülümsedim.
Ne ara bu hale gelmiştik? Her şey çok hızlı ve aynı zamanda çok yavaş ilerlemişti. Deniz’in ve Burak’ın hayatımıza girmesinin üzerinden çok uzun bir zaman geçmemiş olsa da Lalin ve Kumsal ikisinin girdabına kapılmıştı. Hatta biz bile ikisini dost bilmiş, çok fazla şeyi onlarla paylaşmıştık. Bu hayat beni yoruyordu. Kime güvenecektim, kime güvenecektik? Herkes bir gün giderdi evet ama ihanet bu gidişlerin en ağır yöntemiydi. İhanetin sadece aşkta olmayacağını bugün çok daha iyi anlıyordum. En büyük ihanet, en yakınımızdan gelirdi. Çünkü kime kalbimizi daha çok açarsak o bizim en büyük düşmanımız olurdu. En çok o bizi yaralayabilirdi… Bu beni kimseye güvenmemem gerektiği düşüncesine kapılmaktan kendimi alamıyordum fakat bu çok mümkün değildi. İnsanların en zayıf noktası duygularıydı ve güven de bunlardan biriydi. Bazen insan yeri geldiğinde en büyük düşmanına bile güvenebilirdi.
“Çıkalım, çıkalım da bitsin artık bu şüphe…” Cenk’in sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Önce karakola giderek Barlas komiserle konuşacak sonrasında da Deniz’in dağ evine gidecektik. İçimde bitmek bilmeyen bir gerginlik vardı. “Çıkalım.”
Yola çıkarak hızlı bir şekilde karakola geldiğimizde hepimiz sessizdik. Kafamızdaki onlarca soru işareti konuşmamızı engelliyordu. Barlas komiserin odasına çıktığımızda hepimiz oldukça gerilmiştik. Duyacaklarımız bizi korkutuyordu.
Cenk kapıyı çaldığında içeriden Barlas komiserin sesi duyuldu. “Gelin.” Hepimiz odaya girdiğimizde Barlas komiser oturduğu koltuktan kalkarak bizimle selamlaştı.
“Hoş geldiniz, buyurun böyle…” Hepimiz Barlas Komiser’in masasının önünde bulunan koltuğa oturduğumuzda merakla bize bakıyordu. Aceleyle onu aramış ve konuşmak istediğimizi, bir şeyler bulduğumuzu söylemiştik.
Yanımda oturan Cenk gerginlikle konuşmaya başladı. “Direkt konuya giriyorum çünkü bu konuda kaybedecek vaktimiz yok, birinin hayatı tehlike de olabilir…” Lalin’den bahsediyordu. Eğer katil Deniz’se Lalin’in onun yanında kalması çok tehlikeliydi.
“Aslı’nın katilinin Deniz Keskin olduğunu düşünüyoruz. Siz burada ona şüphelilerden biri olduğunu söylediğinizde oldukça gerildi. Ben şahsen sizin Deniz’i yanlış hatırlamadığınızı düşünüyorum, adını soyadını doğru söylediniz, tanıyorsunuz ve şüpheli olduğunu söylüyorsunuz. Bizim bundan haberimiz yoktu. Arkadaşımız Lalin, aynı zamanda Deniz’in sevgilisi ve şu an onun yanında. Eğer Deniz şüpheli veya katilse onun yanında olması oldukça tehlikeli çünkü Aslı’yı Deniz öldürmediyse bile bu işte bir parmağının olduğunu düşünüyorum. Davranışları oldukça dengesiz ve tutarsızdı. Ayrıca babası dershanenin sahibi. Kamera kayıtlarını ve delilleri silmesi oldukça kolay olmuştur. Deniz’den şüphelenmemek için tek bir sebep göremiyorum ve bu kadar zamandır yanımızda duran kişiyi nasıl fark etmediğimizi düşünüp kendime sinirleniyorum.”
Barlas Komiser sessizce Cenk’i dinliyordu. Cenk konuşmayı bitirince Barlas Komiser konuşmaya başladı. “O gün sizin yanınızda Deniz’i gördükten sonra odama gelerek Aslı’nın dosyasına bir kez daha baktım, yanlış mı hatırlıyorum diye ama hayır, Deniz Aslı Göktaş cinayet dosyasının şüphelilerinden birisi…”
Biz gergin bir şekilde ona bakarken konuşmaya devam etti. “İfadesini size gösteremem fakat sizinle görünce Deniz’i çok şaşırdım ve yanınıza gelip Deniz’le konuşmamın sebebi buydu.”
Deniz ifadesinde ne demişti? Neden Barlas Komiser bu kadar şaşırmıştı? Kafamdaki soru işaretleri daha da artmaya devam ederken Barlas Komiser konuşmaya devam etti.
“Ayrıca Cenk, dediğin gibi olmuş olsa da -ki benimde Deniz hakkında kafamda soru işaretleri var- bunu kanıtlayamıyoruz, en ufak bir delil bile onu tutuklamama yeter fakat elimizdeki tek şey Masal’ın sınıfa girme görüntüleri, kameranın çektiğini bildiğimiz tek şey bu.”
Gerginlikle araya girdim. “Deniz, Lalin sayesinde ondan şüphelendiğimizi öğrendi ve bizi dağ evine davet etti. Konuşmak istiyormuş. Buradan çıktıktan sonra oraya gideceğiz. Eğer Deniz katilse bunu bugün öğreneceğimizi düşünüyorum.”
Barlas Komiser masasından kalkarak yanımızdaki koltuğa oturdu. “Dağ evinin adresini bize de atın. Deniz şüpheliyken oraya gitmeniz oldukça tehlikeli, eğer gitmekte ısrarcıysanız destek ekiple birlikte gidin.”
Kafamı salladım. “Hayır, Deniz ve Deniz’in babası eğer bir cinayetinin üstünü bu kadar kolay bir şekilde örtebilmişse bu buluşma içinde önlem almıştır. Deniz’in kaçmasını geçtim, eğer katilse ve polisi görürse Lalin’e zarar verebilir. Ben böyle bir riski göze alamam. On yıl önce en yakın arkadaşlarımdan birini kaybettim, şimdi de edemem. Bu yüzden size adresi oraya vardığımızda atacağım. Destek ekip göndermeyin, Lalin’in hayatı söz konusu.”
Barlas Komiser gerginlikle konuştu. “Peki ya Deniz katilse ve size de zarar vermeye çalışırsa? O zaman ne yapacaksınız?” Alayla güldüm. “Bana zarar vermeye kalksa umurumda bile olmaz. Benim tek isteğim Aslı’nın katilinin bulunması.”
Barlas Komiser gerginlikle konuşmaya devam etti. “Bir anlaşma yapalım; sen konumu attığında ekipler yola çıksın fakat dağ evinden beş-on kilometre uzakta beklesinler. Eğer sen konumu attıktan yarım saat sonra bir haber alamazsak veya sıra dışı bir durum olursa ekipler içeri girsin.”
Bu fikir hoşuma gitmişti. Tek başıma gidiyor olsaydım bunu da istemezdim ama yanımda kızlar ve Cenk vardı. Deniz katilse, onlara zarar vermeye çalışabilirdi. Bu yüzden kafamı salladım. “Tamam, bunu kabul ediyorum.”
Barlas Komiser ile konuşup anlaştıktan sonra aceleyle karakoldan çıktık. Arabaya bindiğimizde direksiyonun başına Cenk geçmişti. Ben ön koltuğa oturmuş navigasyondan Cenk’e yolu tarif ederken kızlarda arkada sessizce oturuyordu. Dağ evine yaklaştığımız her dakika bizi yay gibi geriyordu. Gerçekleri öğrenecek olmak gözümüzü korkutuyordu. Eğer şüphelerimiz doğruysa hiçbirimizin hayatı bir daha eskisi gibi olmayacaktı…
Bir süre sonra dağ evine vardığımızda Cenk arabayı park etti. Hiçbirimiz arabadan inmeye cesaret edemiyorduk. Bizi korkutan Deniz değildi, bu arabadaki herkes gözünü karartmıştı. Zarar görebilecek olmamız da önemli değildi, bizi korkutan tek şey yanımızda olan, acımıza ortak olan, birlikte yiyip içtiğimiz insanın bize en büyük acıyı yaşatmış olabileceğiydi. Bizi korkutan tek şey Deniz’in Aslı’yı öldürmüş olabileceğiydi…
BARLAS
“Benimle konuşmak istemişsiniz, sizi dinliyorum.” Sorgu odasındaki demir sandalyeye oturmuş karşımda oturan tahminen elli yaşlarında olan bu adama bakıyordum. Bu adam Aslı Göktaş’ın gittiği dershanede bir süre temizlik görevlisi olarak çalışmış, Aslı’nın ölümünden bir süre sonra da işten ayrılmıştı. Adam Aslı’nın ölümüyle ilgili delilleri temizleyenlerden biri olabilirdi. En başından beri içimden bir ses onun bu işte bir parmağı olduğunu söylüyordu fakat benim işimde önemli olan şey iç sesim değil, kanıtlardı. Şimdi ise karşımdaki adam karakola gelmiş ve benimle sorgu odasında görüşmek istediğini söylemişti. Oldukça gergin gözüküyordu. Başını eğerek boğazını temizledikten sonra konuşmaya başladı.
“Komiserim, sizinle hızlıca konuşmak istedim çünkü sizinle konuşacağımı öğrenen olursa beni öldürürdü. Gerçi sizinle konuştuktan sonra da beni öldüreceklerini biliyorum fakat daha fazla bu vicdan azabıyla yaşayamayacağım…”
GECE
Üzerimizdeki korkuyu bir kenara atmaya çalışarak arabadan indik ve dağ evine doğru ilerlemeye başladık. Ahşap kapının önünde durduğumuzda hızlıca etrafa göz gezdirdim. Ev iki katlıydı ve ilk katta boydan boya camlar vardı. Üst katta ilk kat gibi tasarlanmıştı fakat tavandan yere kadar uzanan camların sayısı daha azdı. Alt kattaki bu camların perdesi çekili olduğu için Lalin ve Deniz’i görememiştik.
Cenk gerginlikle kapıyı çaldı. Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve Lalin bizi güler yüzüyle karşıladı. “Hoş geldiniz! Buyurun böyle geçin…” İçeri geçtiğimizde Deniz ve Burak’ı gördük.
Burak telaşla konuştu, yeni gelmiş gibi gözüküyordu. “Neler oluyor? Kumsal neden telefonlarımı açmıyorsun? Seni çok merak ettim…” Burak Kumsal’ın yanına gelip ona sarıldığında Kumsal’ın titrediğini fark ettim. Burak içinde şüphelerimiz vardı ve Kumsal bu yüzden oldukça tedirgindi.
Kumsal, Burak’ın sarılışına karşılık vermeyince Burak ellerini Kumsal’ın belinden çekti ve gözlerinin içine baktı. “Ne oldu Kumsal?” Kumsal cevap vermeden sadece Burak’a bakıyordu. O an şok olduğu için mi öylece kalakalmıştı yoksa Burak’ın suçlu olup olmadığını mı anlamak istiyordu bilmiyordum.
Bu gergin sessizliği bölen Deniz oldu. “Kumsal’ın da sanırım ikimizle ilgili şüpheleri var… Kızı bırak da konuşalım ve kafalarındaki soru işaretlerini giderelim.” Deniz’in sesini duymak beni oldukça gererken Lalin yanımıza geldi.
“Size yemek hazırladık, isterseniz önce yemek yiyelim sonra konuşalım.” Lalin’e ne olmuştu? Gerçekten şu an yemek yemek isteyebileceğimizi mi düşünüyordu?
İlk başta anlayışlı karşılamaya çalışsam da şimdi sinirlerime hakim olamıyordum. Sinirle Lalin’e döndüm. “Yemek yemek şu an isteyeceğimiz en son şey Lalin. Bir an önce konuşmaya geçsek iyi olur…”
Deniz bulunduğumuz odadaki siyah koltuklardan birine otururken Lalin’e dönerek gülümsedi. “Onlar senin gibi değil Lalin. Onlar bana inanmıyor ve güvenmiyor. Bu yüzden gel oturalım ve konuşalım.”
Lalin, Deniz’in yanına oturduğunda bizde karşılarındaki koltuğa oturduk. Cenk sinirle konuştu. “Evet, seni dinliyoruz Deniz.”
Hepimiz sessizce onun anlatmasını beklemeye başladığımızda birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra boğazını temizledi ve anlatmaya başladı. “Evet Aslı’yı tanıyordum. Gerçi buna tanımak denir mi bilmiyorum. O sene sınav senem olduğu için arada dershaneye gelip derslere giriyordum, Aslı’yı orada görüyordum ama öyle çok fazla konuşmuşluğumuz vesaire yok, birbirimizi sima olarak tanıyorduk. Size ve Lalin’e söylemedim çünkü benden şüphelenmenizden çekindim. Ben Lalin’i gerçekten çok seviyorum ve bu olayın aramıza girmesini, şu an Burak ve Kumsal gibi birbirimizden kaçmamızı istemedim. Bu yüzden kimseye bir şey söylemedim. Burak da bunları yeni öğreniyor.”
Kafamı Kumsal’ın yanında oturan Burak’a çevirdiğimde sessiz ve ifadesizce Deniz’e baktığını gördüm. Bakışlarımı hemen yanımda oturan Cenk’e çevirdiğimde kafasındaki soru işaretlerinin hâlâ geçmediğini anlamıştım.
Cenk merakla Deniz’e sordu. “Sana neden inanalım? Baban dershanenin sahibiymiş. İsterse -ki görünüşe göre böyle yapmış- Aslı’nın cinayetini örtbas edebilirdi. Haksız mıyım?”
Deniz seslice nefes verdi. “Neden bana inanmıyorsunuz? Ben Aslı’yı öldürmedim! Onu doğru düzgün tanımıyordum bile onu, neden tanımadığım bir insanı öldüreyim!”
Lalin sinirle araya girdi. “Deniz açıkladı işte kendini, neden ona inanmıyorsunuz? Deniz birini öldürebilecek birisi değil, Aslı’yı da o öldürmedi, ben ona inanıyorum!”
Cenk Lalin’in söyledikleri üzerine sinirle konuştu. “Lalin iyi misin sen! Ya sen İstanbul’a geldiğinde on yıllık arkadaşından bile şüphelenmişken daha yeni tanıdığın insanı mı gelmiş burada savunuyorsun! Ne yaptı da sana bu kadar beynini yıkayabildi aklım almıyor…”
Deniz sinirle konuştu. “Ben kimsenin beynini yıkamadım, Lalin zaten aklı başında bir insan! Ben onun aklını yıkamaya çalışmış olsaydım o bunu rahatlıkla anlardı, Lalin sizin söylediğiniz gibi ‘aptal’ birisi değil! Daha ne kadar size kendimi kanıtlayabilirim bilmiyorum ama Aslı’yı ben öldürmedim.”
Sinirle konuşmaya dahil oldum. “Peki Deniz bunu kanıtlayacak bir delilin var mı? Ben söyleyeyim; yok! Elinde somut bir delil yokken ve bize bunca zaman yalan söylemişken sana nasıl inanmamızı bekliyorsun!”
Masal da bağırmaya başladı. “Deniz, bizimle oyun oynamayı kes artık! Er ya da geç gerçekleri anlatmaya başlarsan iyi olur çünkü sabrım taşıyor!”
Cenk sakinliğini koruyarak araya girdi ve Deniz’in gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı. “Aslı’yı tanıyorsun ve cinayet şüphelilerindensin, ne hikmetse Aslı’nın dosyası açılmadan hemen önce ‘tesadüfi’ bir şekilde Lalin ile tanışıyorsun ve sürekli karşılaşıyorsunuz sonra Lalin ile daha da yakınlaşıyorsun ve sevgili oluyorsunuz, sonrasında ise bize şüphelisi olduğun cinayeti bulmamız konusunda yardım etmeye çalışıyorsun? Elinde haklı şüphelerimizi suya düşürecek bir kanıt var mı Deniz?”
Deniz, hiçbirimize cevap vermeden sakinliğini koruyarak bakışlarını Cenk’in üzerinden çekip Kumsal’a çevirdi. Birkaç saniye bekledikten sonra rahatsız edici bir sakinlikle konuştu. “Peki sen Kumsal… Sen bir şey söylemeyecek misin?”
Hepimiz bakışlarımızı Kumsal’a çevirdiğimizde donuk bakışlarla Deniz’e baktığını gördüm. O da patlama öncesi sessizlik misali bir sakinlik ve donuklukla konuştu. “Ne söyleyeceksen söyle artık Deniz. Benim sabrım kalmadı…”
Deniz gülerek ayağa kalktı. Bu gülüş içinde birçok duygu barındıran bir gülüştü. “Peki, madem gerçekleri duymak istiyorsunuz, o zaman gerçekleri konuşalım. Sadece siz değil ben de bu aptalca oyundan çok sıkıldım… Her ne kadar aptal olsanız da gerçekleri kavrayabildiniz, Aslı Göktaş’ı ben öldürdüm!”
Deniz’in söylediği cümleleri daha kavrayamamışken belinden çıkardığı silahı başta Lalin olmak üzere hepimize doğrulttuğunda düşünme yetimi tamamen kaybetmiştim.
“Geçin şuraya hepiniz!” Doğrulttuğu silahla duvar kenarını işaret ettiğinde oraya ilerledik ve ses çıkarmadan parke zemine oturduk. Hepimiz şok içindeydik. “Sende Lalin! Eğer karşımda dikilmeye devam edersen sana acımam!”
Bakışlarımı hızlıca Lalin’e çevirdiğimde Deniz’in önünde donup kaldığını gördüm. Karşımızdaki adam kafayı yemişti ve Lalin’e zarar verebilirdi, bu yüzden hızlıca yerimden kalkarak Lalin’e doğru ilerledim.
Benim kalktığımı gören Cenk hızlıca ayağa kalktı ve oturmam için beni kolumdan tutarak çekti. Bu sırada Deniz’de elindeki silahı bana doğrultmuştu. Deniz’e dönerek hızlıca konuştum. “Lalin için ayağa kalktım! Lalin bu tarz olaylarda şoka giriyor ve donup kalıyor, şu an ona ne dersen de hareket etmeyecek… İzin ver yardım edeyim Lalin’e!”
Deniz bağırdı. “Ellerini havaya kaldırarak yaklaş ve bu salağı alarak yerine otur!” dediğini yaparak hızlıca Lalin’e yaklaştım ve koluna girerek oturduğumuz duvar kenarına sürükledim.
İkimizde oturduğumuzda Deniz elindeki silahı bize doğrulturken sağa sola adımlıyordu. Gergin olduğunu bu haliyle açıkça belli ederken o an aklıma gelen şeyle içimde bir umut kırıntısı doğdu. Telefonum yanımdaydı, Barlas Komisere konum atıp ‘Acil!’ yazdığım anda buraya bir sürü polis gelecekti. Deniz’e çaktırmamaya çalışarak elimi cebime attım ve yavaşça telefonumu çıkardım.
Cenk de ne yapacağımı anlamıştı ve dikkatlice Deniz’e bakıyordu. Telefonumun şifresini açarak hızlıca Barlas komiserle olan mesajlaşma sohbetimize girdim. Konumu göndereceğim sırada Deniz’in sesini duydum. “Sakın! Sakın öyle bir şey yapmaya kalkma gece! Yoksa o etrafında pervane yaptığın Cenk’ini vururum!”
Silahı Cenk’e doğrulttuğunda hızlıca elimdeki telefonu parke zemine bıraktım. “Tamam! Göndermedim mesajı! Lütfen o silahı Cenk’e doğrultma…” Deniz beni dinlemeden silahı Cenk’e doğrultmaya devam ederek yanımıza geldi ve başta benim telefonum olmak üzere hepimizin telefonunu topladı.
Sonra karşımıza geçerek bakışlarını üzerimize dikti ve birkaç saniye alayla güldü. “Sanırım artık neler olduğunu dinlemeye hazırsınız. Ben olanları anlatırken en ufak bir yanlış hareket yaparsanız acımadan hepinizin kafasına sıkarım! Anlaşıldı mı?”
Kafamızı sallayarak onu onayladık. Her şeyden önce neden bunu yaptığını öğrenmek istiyordum, sonrasında kafama sıksa da umurumda olmazdı.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra anlatmaya başladı. “Sustuğunuza göre anlatmaya başlayabilirim… Aslı’nın cinayet dosyası açılmadan önce, eskiden dershanede çalışan bir temizlik görevlisinin polise ifade vermeye gideceğini ve Aslı’yı benim öldürdüğümü kanıtlarıyla itiraf edeceğini öğrendim. Babamın yardımıyla da adamın eline üç beş kuruş sıkıştırarak susturduk ve onun yerine başka birini sorguya gönderdik. Karakolu ilk arayışında kendisini tanıtmayarak gizlediği için yerine başka birini göndermek oldukça kolay oldu. Bizim tuttuğumuz gizli tanık polise giderek Aslı’nın ölümünün bir cinayet olduğunu düşünmekte haklı olduklarını söyledi ve Masal’ın Aslı’nın sınıfına girdiği kamera görüntülerini polise verdi. Ayrıca evet Cenk, benim sınıfa giriş çıkışıma ait tüm kamera görüntüleri, tüm deliller silindi, elimde sadece buradakilerin aleyhine kullanabileceğim görüntüler kaldı. Kısacası İstanbul’a temizlik görevlisini susturmak için geldim. Tamamen onu susturup ifade vermemesini sağlasaydım da mutlaka birisi çıkacaktı, bu yüzden dosyanın açılmasına izin verdim. Tabii bunu sizler İstanbul’a geldiğiniz zamanda yaptım çünkü aranıza karışarak sizi engellemem gerekiyordu…”
BARLAS
Herkes Dağ Evindeyken Yaşananlar
Karşımda oturan temizlik görevlisi ceketinin cebinden bir flash bellek çıkardı ve bana uzattı. “Buyurun, burada şimdi anlatacağım her şeyin kanıtı var…”
Flash belleği aldım ve karşımda oturan adamı sessizce dinlemeye devam ettim. “Komiserim, ben çok büyük bir hata yaptım… Aslı Göktaş cinayeti ile ilgili… Ben katili biliyorum… Fakat size gelip söyleyemedim, söylemek için gizli tanık olarak karakolu aradım ama öğrendiler ve bana para verip gönderdiler. Parayı kabul edip gitmezsem ailemi öldüreceklerdi! Ben de parayı alıp hiçbir şey olmamış gibi davrandım ve hayatıma devam etmeye çalıştım. Bugün Aslı kızımızın fotoğraflarını gördüm sosyal medyada, daha fazla dayanamadım kalktım geldim. Daha fazla bu vicdan azabıyla yaşayamayacağımı anladım… Aslı Göktaş’ın katili dershane sahibinin oğlu Deniz Keskin!
GECE
Deniz birkaç saniye sustuktan sonra alayla güldü ve anlatmaya devam etti. “Ben hayatımda senin kadar aptal bir kız görmedim Lalin! Sence gerçekten her şey tesadüf müydü? Hah! Güldürme beni. O kadar aptal birisin ki kurmuş olduğum plandaki en kolay şey seninle tanışmak ve yakın olmaktı. Havaalanında seni takip ediyordum. Elinde kahveyle önüne bakmayarak yürüdüğünü görünce önünde durdum ve kahveyi üstüme dökmeni sağladım. Sonrası tahmin ettiğim gibi oldu zaten. Ah Lalin! Seni çözmek o kadar kolaydı ki! Bu oyunun bitmesine en çok bu yüzden seviniyorum, daha fazla senin aptallıklarını çekmeyeceğim için mutluyum. Seninle restoranda ve hastanede karşılaşmamızın tesadüf olduğuna inanman… Ne diyebilirim ki! Klişe dizilerin klişe başrol oyuncusu sanıyordun sanırım kendini, ‘Ah, çarpıştık âşık olduk!’ ne kadar da mükemmel bir hikâye öyle değil mi! Her neyse… Seninle olan tanışma saçmalığımızı yeterince açıkladığımı düşünüyorum.”
Lalin’in yüzüne baktığımda öyle bir harabeyle karşılaşmıştım ki… Hayatımda Lalin’i ilk defa bu kadar berbat bir halde görüyordum. Sanki Deniz, elinde doğrulttuğu silahın içindeki şarjörü ona boşaltmış gibi gözüküyordu Lalin… Rengi solmuştu, resmen gözümüzün önünde usulca ölüyordu. Deniz bunların hiçbirini umursamadan konuşmaya devam etti.
“Sıra geldi gizemli telefonlara! Evet, sizi bilinmeyen numaralardan arayan ben ve adamlarımdı. Sizi iyice germek ve yerinde olmayan akıl sağlığınızı iyice bozmak istedim ve bunu yaparken oldukça eğlendim, bunu inkâr edemem. Gelelim bir diğer olaya… Benim şüpheli olduğumu öğrenememeniz. Bunun çok basit bir cevabı var, sizin elinizde olan dosyaları değiştirdim. Okuduğunuz dosyalarda adımın geçmemesini sağladım. Bir diğer önemli konu ise Cenk’in yediği dayak! Aslında tuttuğum adama o kadar sert vurmamasını söylemiştim ama ne yapalım olan oldu artık. Hepinizin kafasında soru işareti olarak kalan bir şey vardı; Saldırgan, güvenliğe Gece’nin dairesini aratmıştı ve Gece’nin onayı ile siteye girebilmişti. Hepinizin tahmin ettiği gibi bu böyle olmadı, o telefonu hiçbiriniz açmadınız çünkü çalmadı!”
Deniz gülmeye başladı. “Ah ne kadar aptalsınız! Aslında Cenk’e saldırmak için tuttuğum adamı daha kolay bir şekilde siteye sokabilirdim fakat biraz eğlenmek ve yanmış beyninizi daha çok yakmak istedim. Tuttuğum bir başka adama sitenin diyafonunu hacklettim. O adamın siteye nasıl girdiğini sorarsanız da benim arabamda saklanarak girdi. Her neyse, büyük ihtimalle böyle bir şeyi ilk defa duyuyorsunuz; Diyafon hackleme… Fakat bu da lüks hayatlarınızın bir dezavantajı. Tuttuğum adam diyafonu hackledi ve senin yerine güvenlikle konuştu Gece. Yani sizlerin anlaması için daha basite indirgemem gerekirse; güvenlik Gece’nin dairesini aradı fakat asıl konuştuğu kişi tuttuğum adamdı, sesini değiştirmesi vesaire de tahmin edebileceğiniz şeylerdir diye düşünüyorum.”
Ne demem ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Deniz Aslı’yı öldürebilecek kadar aptal ve maalesef ki tüm bunları planlayabilecek kadar zeki bir adamdı. Normal ve gündelik bir konuyu anlatıyormuşçasına sakinlik ve mutlulukla yaptıklarını anlatmaya devam etti.
“Gelelim Aslı’ya… Aslında size bu konuda çok fazla yalan söylemedim. Bugün de size söylediğim gibi, o yılın başında Aslı’yı sadece sima olarak tanıyordum. Fakat sonrasında ikimizin de yaşadıkları bizi birbirimize bağladı. Aslı’da dışlanmış ve ailesi tarafından sevgi görmeyen bir çocuktu, bende öyleydim… Aslı sizinle birlikteydi ama siz onu asla tam olarak sevmediniz. Başka biri baktığında bunu göremiyordu ama ben de dışlanmış birisiydim. Dışlanmış kişiler bulundukları ortamda birer hayalettir, kimse onları görmez, bilmez. Bu insanların hayatlarının merkezi olmuş sizlere kötü bir durummuş gibi gözükebilir ama benim için değildi. Sizler insanların hayatlarının merkezi olmuştunuz ama kördünüz. Ne Aslı’nın nasıl hissettiğini görebildiniz, ne de benim Aslı’yı tanıdığımı gördünüz. Günlerdir yanınızdaydım, burnunuzun dibinde… Fakat siz burnunuzun dibini bile göremediniz! Kendi hayatlarınıza kendinizi o kadar çok kaptırmıştınız ki Aslı’nın nasıl hissettiğini bile anlayamadınız. Hah! Baksanıza, şimdi bile beni görüp anlamanızı sağlamak için size silah doğrultmak zorunda kalıyorum. Size söylemem gereken daha çok şey var fakat önce Aslı’ya olanları anlatıp bir an önce kurtulmak istiyorum. Aslı benim sevgilimdi ama siz bunu bile göremeyecek kadar kördünüz. Aslı sizden ve çevresindeki herkesten sevgili olduğumuzu saklıyordu, insanların tepkilerinden korkuyordu. Bense sizin gibi önünü bile göremeyen insanların boş tepkilerinden korkmasının anlamsız olduğunu söylüyordum. Onunla gizlice ve panikle buluşmaktan yorulmuştum ama Aslı’yı gerçekten seviyordum… Aslı’nın öldüğü gün kavga ettik. Ben sizi gerçekten hâlâ sevdiği için -içten içe istemesem de- sizinle barışmasını ve sevgili olduğumuzu söylemesini istedim. O ise sizin ona, ‘Bizi bıraktı şimdi başka birisinde sevgiyi arıyor…’ gibi şeyler söylemenizden korkuyordu. Tartıştık, kimse bizi kapıdan bakınca görmesin diye cam kenarındaydık. Ben, ‘Ayrılalım o zaman,’ dedim ve o sinirle Aslı’yı yavaşça ittim fakat Aslı dengesini koruyamadı… Elimi uzattım onu tutmaya çalıştım ama yapamadım… O an ki sinirim Aslı’ya değil, sizeydi! Ben Aslı’yı isteyerek öldürmedim! Aslı sadece benim yüzümden değil, sizin yüzünüzden de öldü! Eğer sizin fikirlerinizi bu kadar kafasına takmasaydı o kavga yaşanmayacaktı! Aslı ölmeyecekti! Aslı’yı sadece ben değil, siz de öldürdünüz!”
Söylenecek söz yoktu… Düşünemiyordum, söyleyecek bir şey bulamıyordum, konuşamıyordum… Aslı… Aslı bizim… Bizim yüzümüzden mi…
“Sizler o kadar berbat insanlarsınız ki… Evet, ben iğrenç biriyim, Aslı gözlerimin önünde öldü ama ben pislik babam ve onun parası sayesinde her şeyi örtbas ettim, her şeyi sakladım… Ama siz, Aslı öldükten sonra onun katilini aramaya tenezzül bile etmediniz. Aslı’ya olanları bulmaya çalışmadınız. Ben örtbas ettim ama siz de benim yaptığımı yaptınız. Eğer dosyanın tekrardan açılmasını sağlamasaydım, örtbas etmeye devam edecektiniz. Siz buluştuğunuzda bile birbirinizden şüpheleniyordunuz. Birbirinizin yüzüne güldünüz… İçten içe içinizi yiyen şüphe kırıntılarına rağmen sesinizi çıkartıp tek bir kelime bile etmediniz. Sen Masal, haksızlıklara boyun eğmeyen, iyi, yardımsever, başarılı ve ünlü beyin cerrahı Masal Özdemir… Sen içindeki suçluluk duygusundan dolayı geçmişte kendini öldürmeye çalıştın! Sence de bunun daha basit bir yolu yok muydu? Neden Aslı’nın katilini bulmaya çalışmak yerine ölmeyi seçtin? Çünkü en kolayı ölmekti değil mi? Ölünce her şey bitecekti, en azından bu dünyadaki…
Yanıldın Masal, bu dünyadan sonrasında senin için neler olur bilemem ama bu dünyadaki cezan bu. Aslı, senin bu dünyadaki en büyük sınavın ve cezan olacak. Sen Kumsal, dünyaca ünlü moda tasarımcısı, özel hayatı hakkında çok bilgi edinilemeyen, gizemli, iyi ve başarılı Kumsal Alasoy… Sen de içten içe kendini suçladın ama Aslı’nın katilini bulmak için kılını bile kıpırdatmadın! Bipolar hastalığının arkasına sığındın. Çünkü bu hastalığını herkesten saklamaya çalışıp konu Aslı olunca da hastayım demek çok daha kolaydı değil mi? Senin de bu dünyadaki cezan bu Kumsal, Aslı için hep vicdan azabı çekeceksin ve asla kurtuluşun olmayacak. Sen Lalin, işinde oldukça başarılı, eğlenceli, komik, flörtöz, veteriner hekimi Lalin Asil… Sen tüm acını eğlencenin arkasına saklayıp kendi karakterini kapatabilecek kadar büyük bir maske oluşturdun fakat bu içindeki acının dinmesine yetmedi değil mi? Her zaman kendini suçladın ve Lalin, her zaman kendini suçlamaya devam edeceksin. Ben hâlâ Aslı’ya âşığım ama seninle oynamak oldukça eğlenceliydi! İşte senin cezan da bu… Hem Aslı için ölene kadar vicdan azabı çekeceksin hem de bir daha kimseye âşık olamayacaksın. Son olarak sen Gece, yardımsever, iyi, başarılı ve ünlü iç mimar Gece Kaya… Sözde Aslı’nın en yakınıydın, onu herkesten çok sen tanıyordun. Aslı öldükten sonra kılını bile kıpırdatmadın! Sen de Kumsal gibi hastalığının, anksiyetenin ve sinir krizlerinin arkasına sığındın. Sen her zaman en çok kendini düşündün Gece, Aslı’nın ölmesindeki en büyük sebep sensin. Sen de hep vicdan azabı çekeceksin Aslı için fakat bu bana yetmiyor… Bu yüzden hem sana hem de aptal gibi hâlâ senin yanında kalmaya devam eden ve seni seven Cenk’e bir ceza vermek istiyorum. Fakat ikinizde berbat ve aptal insanlar olduğunuz için bunu size basite indirgeyerek anlatacağım; önce Cenk’i sonra Gece’yi elimde görmüş olduğunuz bu silahla vuracağım…”
Beni vuracak olması umurumda bile değildi ama Cenk… Cenk olmazdı! “Hayı-”
Cümlemi tamamlamama izin vermeden silahı Cenk’e doğrultup tetiği çektiğinde şoka girmiştim. Hareket edemiyordum, sanki kollarımda ve ayaklarımda hareket etmeme engel olan zincirler vardı. Her şey saliseler içinde oldu. Silahı bana doğrultup tetiği çektiğinde Cenk son gücüyle önüme atladı. Kurşun bana değil ona isabet etmişti… Cenk kollarımın arasına yığılırken Burak, Deniz’in üstüne atladı ve elinden silahı aldı. O Burak’ı ittirip kaçarken kızlar şok içinde olanları izliyor bense ceketimle Cenk’in yarasına basınç uygulamaya çalışıyordum. Sonra neler olduğunu hayal meyal hatırlıyorum.
Polisler içeri girdi ve Deniz’i yakaladı. Etrafta çok fazla ışık ve ses vardı fakat benim odaklandığım tek şey Cenk’ti. “Cenk, aç gözlerini!” Bir elimle yarasına basınç yaparken diğer elim yanağındaydı ve bilincinin açık kalmasını sağlamaya çalışıyordum. “Ge… Gece…”
“Cenk konuş benimle! Neden, önüme atladın! Cenk…” İyi değildi, kan kaybediyordu ve bilinci kapanmak üzereydi…
“Ge… Gece… Sana… Sana her… Sana her zaman… Seni koruyacağım demiştim… Söz… Söz vermiştim…” Usulca gözleri kapandı. Şimdi bilinci kapanamazdı, benim ona söylemem gereken önemli bir şey vardı…
“Cenk, bana bak! Sana söylemem gereken bir şey var…” Cenk gözlerini açmaya çalıştı, başarılı olduğunda yüzüne damlayan göz yaşlarımı umursamadan burukça gülümsedim.
“Cenk, ben… Ben sana âşık oldum…” Cenk gülümsedi sonra usulca gözleri kapandı…
“Cenk!”
“Cenk!”
“Ambulans nerede kaldı!”
Hatırladığım tek şey Barlas komiserin bana yardım etmek için yanımıza gelmesi ve bir süre sonra sağlık ekiplerinin Cenk’i kollarımın arasından alarak götürmesiydi. Sonrası tamamen bulanık ve karanlık…
Eveeet, bir bölümün daha sonuna geldik. Umarım bana çok kızmamışsınızdır…
Başından beri her şeyin bir açıklaması olduğunu ve göründüğü gibi olmadığını söyledim, bu bölümde de bazı şeyleri biraz öğrendik gibi ne dersiniz?
Düşünceleriniz neler? (yorumlarda spoiler vermezseniz çok mutlu olurum.)
Cenk’e neler olacak sizce?
Lalin için ekstra bir şey demek istemiyorum onu çok seviyorum ve çok üzülüyorum…
Yaşanan olaylar hakkında ne düşünüyorsunuz, sizi şaşırtan kısımlar oldu mu?
Yorumlarda buluşalım, sizi çok ama çok seviyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, kendinize iyi bakın!!!
Bir Cevap Yazın