Bilinmeyen Hayatlar – 18. Bölüm: Aslı’nın Yokluğu

Herkese merhaba! Yeni bölümle karşınızdayım. Bölüm sonunda buluşalım, keyifli okumalar dilerim🤍

Bazı eksiklikleri ruhtan asla silinmez. Bazı boşluklar asla dolmaz. Zaman sadece o boşlukları daha da genişletir.


“Tekrardan misafirperverliğiniz için teşekkür ederiz.” Gerginlikle gülümsedim. “Buyurun, salon bu tarafta.”

Aslı’nın ailesi bugün İstanbul’a gelmişti. Cenk ve kızlarla havaalanına giderek onları karşıladıktan sonra -her ne kadar otele gitmek için ısrar etseler de- birlikte benim evime gelmiştik. Hepimiz oldukça gergindik. Birbirimizi en son yüz yüze Antalya’da görmüştük. O zamandan bu zamana çok şey değişmişti. Aslı’nın ailesi yaptıklarından -daha doğrusu yapamadıklarından- ve yaşananlardan dolayı oldukça büyük bir pişmanlık ve üzüntü duyuyor gibi görünüyorlardı.

Hepimiz salondaki gri koltuklara oturduğumuzda Aral Göktaş gerginlikle konuşmaya başladı. “Söz nasıl başlayacağımı bilmiyorum… Size yaptıklarım yanlıştı, başta Gece olmak üzere hepinizden özür dilerim.”

O başını yere eğerek gözlerini bizden kaçırdığında üzüntüyle ve içimde büyüyen, engelleyemediğim sinirle konuştum. “Aral Bey, benden veya bizden değil, ilk başta Aslı’dan özür dilemelisiniz. O ne yaşanmış olursa olsun içten içe hep sizi çok sevdi.”

Aral Göktaş, yüzümüze bakmadan konuşmaya devam etti. “Pişmanım, çok pişmanım… Keşke yaptığım yanlışları düzeltebilsem…” Alayla güldüm. “Düzeltemezsiniz. Bizden özür dileyebilirsiniz, Aslı’dan da dileyebilirsiniz ama onu geri getiremezsiniz. Her şey için çok geç, pişman olmuş olmanız hiçbir şeyi değiştirmeyecek.”

Sustu. Hepimiz başını yere eğip gözlerini kaçırmasından ve elleriyle oynamasından söyleyecek bir şey bulamadığını anlamıştık. Şu an gerçekten pişman gibi görünüyordu fakat geçmişte yaşananlardan sonra Aral Göktaş’ı affedebileceğimi düşünmüyordum. O sadece Aslı’nın hayatını değil, bizim ve özellikle benim hayatımı da mahvetmişti. Aslı öldükten sonra hepimize kinlenmiş, ailelerimizin işlerini batırmak için yapmadığı şeyi kalmamıştı. Diğerleri bir şekilde ayakta kalsa da bizim işlerimizi batırmayı başarmıştı. Onun yüzünden aklıma geldikçe bile kalbimi sıkıştıran şeyler yaşamıştım. Taşınmak, okulumu değiştirmek, en yakın arkadaşlarımdan -en önemlisi Cenk’ten- ayrılmak zorunda kalmıştım. Tüm hayatımı, hayatımızı birkaç sözüyle mahvetmişti. Şu an onun samimi olduğuna inansam bile, onu asla affetmezdim, affedemezdim. Her şeyi geçtim, düşünce yapısının değiştiğine inanmıyordum. Pişman olması geçmişimi düzeltmezdi, pişman olması Aslı’yı geri getirmezdi, pişman olması döktüğüm binlerce gözyaşını geri almazdı… Onu affedersem döktüğüm gözyaşlarına, her şeyi düzeltebilmek için deli gibi çalıştığım günlere, hiç ait olmadığım, mutlu hissedemediğim, hatta hiçbir şey hissedemediğim bir yerde yaşarken çektiğim acıya, o zamanları yaşayan Gece’ye haksızlık olurdu.

Ortamda kısa bir sessizlik olduktan sonra Burcu Göktaş üzüntülü sesiyle konuşmaya başladı. “Çok haklısın Gece ama Aral’ın pişman olmuş olması sence de büyük bir adım değil mi?”

Aral Göktaş karısının söylediklerinden sonra gözlerini gözlerime sabitledi. Gerçekten pişman ve üzgünmüş gibi görünüyordu, o an gözlerinin içine baktığımda Aslı’nın onu affetmesini diledim, evet berbat bir baba olmuştu Aslı’ya ama Burcu Göktaş’ın da dediği gibi Aral gibi bir adam için bu büyük bir adımdı.

“Üzgünüm ama sizi affedemem. Hatalarınız sadece Aslı’ya yaptıklarınızla sınırlı kalsaydı ve pişmanlığınızın gerçek olduğunu kesin olarak anlasaydım sizi affedebilirdim fakat bana ve aileme yaptıklarınızı istesem de unutamam. Hiçbir şey olmamış gibi davranırsam en büyük haksızlığı yıllar önce acı çeken o küçük kıza yaparım…”

Söylediklerimden sonra Aral’da Burcu’da kafalarını eğdi ve tek kelime etmediler. O an, Cenk’le göz göze geldik. Cenk yaşadıklarıma bizzat şahit olmuş birisiydi, bu yüzden burada beni en iyi o anlardı. Canım çok yanmıştı, okulumdan, arkadaşlarımdan, en sevdiğim insanlardan, evimden, yaşadığım yerden vazgeçmiştim. Hiçbir yer bilmediğim ve hiç kimseyi tanımadığım bir yerde yapayalnız kalmış, alışmaya çalışmıştım. Kendimi her ne kadar kapatmaya, kimseyle tanışmamaya ve yalnız kalmaya zorlasam da bende bir insandım ve üzülüyordum. Herkes yakın arkadaşlarıyla mutluyken, konuşabiliyorken, ben elimdeki her şeyi ve herkesi kaybetmiştim. Yapayalnız kalmıştım ve sadece on yedi yaşındaydım. Sırf her şeyi düzeltebilmek için canımın yanmasını göz ardı etmeye çalışarak derslerime odaklanmıştım. O dönem o kadar hırslanmıştım ki içimde o kadar büyük bir hırs vardı ki kendi kendimi yıpratmaya başlamıştım.

İnsanlar dışarıdan baktığında derslerim iyi olduğu için, çalıştığım için, hayatımdaki her şeyin mükemmel olduğunu, onları küçümsediğimi, onlar gibi olmadığımı düşünüyordu. Fakat yanılıyorlardı, ben sadece bu labirentin içinden çıkmaya çalışıyordum. Bu yüzden asla arkadaş edinemedim, insanların arasına karışamadım. Ruhum hayatımı kaybetmenin acısıyla bedenimde çırpınırken, bu acının üzerine yalnızlık eklediler, acının alevini körüklediler. Görmediler, alevlerin içine benzin döktüklerini fark etmediler. Baktılar ama asla görmediler… Yıllarca bu alevin içinde yandım. Şimdi kalkıp yangının başlamasına sebep olan adamı hiçbir şey olmamış gibi affedemezdim. Geçmişte karanlıkta kaldım, çırpındım, yıllarca çıkamadım. Şimdi benim karanlığa düşmemi sağlayan insan o karanlığının içine düştüyse, onu oradan çıkarabilmek için kılımı kıpırdatamam. İnsan, yaşadığı süre boyunca hayatında yaptığı her şeyin karşılığını alıyor, buna gerçekten inanıyordum.

“Aslı…”

Lalin’in konuşmasıyla hepimiz şaşırarak ona döndük.

“Aslı, bunların hiçbirini hak etmedi. O, size rağmen hayat dolu ve yaşamak için çırpınan bir kızdı. Onu en çok siz öldürdünüz. Aslı bedenen ölmeden önce ruhen zaten ölmüştü.”

Burcu Göktaş gözleri dolu dolu Lalin’e baktı. “Onun kıymetini, değerini bilemedik.” Lalin soğukça konuştu. “Evet, bilemediniz. Siz anneliği babalığı geçtim, ona insanlık bile yapamadınız.”

Lalin’in sözleriyle Burcu Göktaş’ın birkaç damla gözyaşı usulca yanağına süzüldü. Pişman gözüküyordu. En çok bu pişmanlığının hiçbir şeyi düzeltemeyeceğini bilmesi, çaresiz olması onu üzüyor olmalıydı.

Lalin soğuk bakışlarını Burcu Göktaş’ın üzerinden çekerek Aral Göktaş’a çevirdi. “En çokta sen Aslı’nın ölme sebebisin Aral Göktaş. Sen ona hak ettiği değeri ve sevgiyi verebilseydin, çok değil, birazını bile verebilseydin Aslı sevgiyi başkalarında aramazdı. Şu an aramızda olurdu. Fakat sen kendi öz kızından sebepsizce nefret etmeyi seçtin, aşağılık bir insansın…”

Lalin’in bu sert sözleri sadece Aral Göktaş’ı değil, bizi de etkilemişti. Lalin söylediklerinde sonuna kadar haklıydı, Aslı ailesi tarafından biraz da olsa sevilseydi, insanların sevgisine daha az ihtiyaç duyacaktı. O karanlığın içine düşüp ne yapacağını bilmeden sadece hayatta kalmaya çalışmayacaktı. Yaşayacaktı, yaşayabildiği hayatın en iyisini yaşayacaktı. Tüm bu yaşananlar Aslı’nın değil, katilinin ve ailesinin suçuydu.

“Ben gerçekten üzgünüm, böyle olsun is-” Aral Göktaş dakikalardır yaptığı gibi üzgün olduğunu söylediği sırada konuşmasını çalan telefonu böldü. “Bu önemli, cevap vermem gerekiyor.”

Aral Göktaş oturduğu hızlıca kalkarak salondan çıkarken Lalin, ses tonundan ve gözlerinden okunan nefretle konuştu. “Hah! Asla önemsemediğin insanlardan gelen telefonlar bile kızından daha önemli…”

Bu gerginlikten sonra hepimiz sustuk ve Aral Göktaş’ın telefon konuşmasını bitirmesini bekledik. Aral Göktaş salona geri döndüğünde gerginlikle konuştu. “Arayan Aslı için tuttuğum avukatlardan birisiydi, yani telefon görüşmelerim Aslı’dan önemli değil Lalin.”

Lalin alayla güldü. “Şimdi mi aklınıza geldi, Aslı için avukat tutmak? Daha dün ne olursa olsun umurumda bile değil demiyor muydunuz? Daha dün Aslı’ya nefret kusuyordunuz, şimdi mi önemli oldu kızınız!”

“Lalin ben b-”

“Ayrıca bizim bir avukatımız var. Aslı’yı en iyi savunabilecek avukat Cenk, sizin adınız lekelenmesin diye tuttuğunuz avukat ordusuna ihtiyacımız yok. Biz diyorum çünkü bu dava en çok bizi ilgilendiriyor, siz Aslı’ya zerre iyi gelmeyen, onunla ilgilenmeyen, onu umursamamış olan berbat insanlarsınız, bu davada da bir öneminiz yok.”

Cenk gerginlikle araya girdi. “Ben seve seve Aslı’nın avukatı olurum.”

Burcu Göktaş sesi titreyerek konuştu. “Bizde isteriz tabii, Cenk gibi yetenekli bir avukatın Aslı’yı savunmasını.” Lalin alayla güldü. “Kızınıza biraz annelik yapsaydınız Cenk gibi yetenekli bir avukatın ya da tuttuğunuz avukat ordusunun Aslı’yı savunmasına gerek kalmazdı. Şimdi ikinizin de üzülmesi, ağlaması falan benim için zerre bir şey ifade etmiyor! Ya siz hepimizin hayatını mahvettiniz! Şimdi ağlayıp zırlamanız yaşananları düzeltmez!”

Lalin uzun zamandır sürdürdüğü sessizliğini bozarak adeta sinir krizi geçirmeye başlamıştı. “Aslı’nın, Gece’nin, benim, Masal’ın, Kumsal’ın hayatını mahvettiniz! Sizin baskılarınınız yüzünden bizler yaşadığımız yerleri terk ettik! Hayatımızdan olduk biz, hayatımızdan! Yaşıtlarımız arkadaşlarıyla gülüp eğlenirken biz sizin baskılarınıza rağmen arkadaşımıza kimin zarar verdiğini bulmaya çalıştık, sizin baskılarınıza dayanamayınca her şeyi bırakıp başka yerlere taşındık, geçmişimizden kurtulmak istedik biz! Katil siz olmayabilirsiniz ama benim gözümde katilden bile daha suçlusunuz! Aslı kısacık hayatını mutlu yaşayabilirdi fakat sizin yüzünüzden o kısacık hayatı acı içinde geçti! İkinizden de nefret ediyorum, umarım yaşattıklarınızı yaşamadan ölmezsiniz!”

Gözleri dolu dolu Aral ve Burcu Göktaş’a bağıran Lalin sözlerini bitirdiğinde ayağa kalktım ve ona sıkıca sarıldım. Lalin’e sarılırken bakışlarım Burcu Göktaş’ı buldu, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Belki ona üzülmem gerekirdi ama içimde zerre üzüntü yoktu. O hayatını boyunca kendini küçümsemiş, Aral’ı gözünde büyütmüştü. Bu iğrenç bir düşünceydi. Bir insan cinsiyetinden veya maddi durumundan ötürü başka bir insandan üstün olamazdı. İnsanı üstün kılan şey kalbi, iyi düşünceleri ve vicdanıydı. Aral Göktaş’ta bunların hiçbiri yoktu ve Burcu Göktaş ona doğru yolu hiçbir zaman göstermemiş, sessiz kaldığı için Aral’ın kendini üstün biri gibi görmesini sağlamıştı. Aral, kızına yapmadığını bırakmamış, kendi çocuğundan nefret etmişti ve Burcu Göktaş bir anne olarak eşine haddini bildirmemişti. Bu yüzden o da en az Aral kadar suçluydu.

Aslı iyi bir kızdı, ailesinden istediği tek şey sevgiydi. Parada pulda gözü yoktu, o sadece sevilmek istiyordu. Ailesi ise Aslı’nın tam tersi olmuştu hep paranın her şeyi çözdüğüne, her boşluğun yerini doldurduğuna inanmışlardı. Şimdi kızları gittikten sonra yanlışlarını fark etmeleri ve üzülmeleri beni zerre duygulandırmıyordu. Paranın her şey olmadığını öğrenmeleri tabii ki iyi bir şeydi fakat bu aydınlanmaları Aslı’yı geri getirmezdi. Aslı yaşasaydı şimdi yirmi yedi yaşında olacaktı, belki istediği mesleği yapacaktı, mutlu bir hayatı olacaktı, on yedi yıl boyunca yaşayamadığı hayatı belki şimdi yaşayacaktı fakat tüm bunlar onun elinden alınmıştı. Bu hayatımda gördüğüm en büyük haksızlıktı.

Burcu Göktaş biraz sakinleştikten sonra konuşmaya başladı. “Biz gidelim artık, iki tarafında sakinleşmeye ihtiyacı var. Biliyorum bize çok sinirlisiniz ve sinirli olmakta sonuna kadar haklısınız ama geçmişi düzeltemesek bile şimdiyi düzeltmek istiyoruz. Lütfen şu anki bizi anlamaya çalışın…”

Hepimiz sessiz kaldığımızda Burcu Göktaş iç çekerek ayağa kalktı. Onun ayaklandığını gören Aral Göktaş da oturduğu koltuktan kalktı ve bakışlarını üzerimizde gezdirdi. 

“Yaptıklarımı düzeltemeyeceğini biliyorum ama tekrardan her şey için özür dilerim.” Burcu Göktaş’a cevap vermediğimiz gibi Aral’a da cevap vermedik. Boş bakışlarımızı yüzünde gezdirdiğimizde bakışlarını kaçırdı ve Burcu Göktaş’la birlikte sokak kapısına doğru ilerledi.

Onlar son kez bize baktıktan sonra asansöre bindiklerinde sokak kapısını kapattım ve hep birlikte salona geçtik. Kafamı Cenk’in omzuna koydum, derin bir iç çektim. Gözlerimi kızların üzerinde gezdirdim, nasıl olduklarını anlamaya çalışıyordum. Masal camdan dışarıya bakıyordu, boş bakışlarından manzarayı izlemediğini, kafasının bambaşka bir yerde olduğunu anlamıştım. Lalin ise yine sessizliğe gömülmüştü, bakışları parke zemindeydi, o da Masal gibi sadece bakıyordu, gördüğü şey parke değil zihninin içindeki düşüncelerdi. 

Kumsal’sa telefonunu eline almış, gerginlikle ekrana bakıyordu. Merakla başımı Cenk’in omzundan kaldırarak ayağa kalktım ve Kumsal’ın yanına oturdum. “Neye öyle gerginlikle bakıyorsun?”

Sesimle sıçrayan Kumsal gergin bakışlarını bana çevirdi. “Geçen müsait bir zamanda konuşmak istediğimi söylemiştim, şimdi konuşmak istiyorum. Yazacağım ona ama… Bilmiyorum Gece, karmakarışık hissediyorum.” Ellerimi Kumsal’ın beline doladım ve ona sıkıca sarıldım.

“Seni anlayabiliyorum ama yazman gerektiğini biliyorsun Kumsal. Artık konuşmanız lazım.” Kumsal gerginlikle bir bana bir telefon ekranına baktığında onu cesaretlendirmek için omzunu sıvazladım ve hafifçe gülümsedim.

“Hadi yaz, yapabilirsin.” Kumsal gerginlikle parmaklarını klavyede gezdirdi. Mesajı yazdıktan sonra birkaç saniye sakinleşmeye çalıştı fakat sakinleşemeyeceğini anlayarak gerginlikle mesajı gönderdi.

“Yarın sabah saat sekizde ilk buluştuğumuz restorana gel, konuşalım.”

Eveet, bir bölümün daha sonuna geldik. Düşünceleriniz neler?

İlk kitabın bitmesine son iki bölümümüz kaldı… Sizlerle bu zamana kadar yazdıklarımda ve ortak hislerde buluşabildiğimiz için çok mutluyum. Bir sonraki bölüme kadar sağlıcakla kalın, sizi seviyorum!!!🤍


Yayımlandı

kategorisi

yazarı:

Etiketler:

Yorumlar

Bir Cevap Yazın

Zeynep İrem Bozten sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin